KANUNİ
Muhtemelen geçirdiği uzun süreli önemli bir rahatsızlıktan sonra, Osmanlı hanedanının 10. padişahı, Kanuni Sultan Süleyman, diğer adıyla "Muhteşem Süleyman"ın: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi." Şeklindeki, sağlığın önemine değindiği ünlü söylemi, herkes tarafından bilinen ve sağlık söz konusu olduğunda dile gelen sözlerden biridir.
Tarihsel verilere göre, iktidara geldiği 1520 yılından itibaren 46 yıl gibi bir süre, devasa büyüklükte bir imparatorluğa hükmeden; en yakını oğlu bile olsa "katli vâciptir" dediğinde, emri derhal yerine getirilen birinin; o dönemin koşullarında, hastalığının teşhisinde ve tedavisinde sahip olduğu olanaklar, sıradan insan için bile geçerli olan bugünün sağlık olanakları ile kıyaslanamaz.
Düşünün; koskoca "imparator"sunuz, dişiniz ağrıyor, "kanal tedavisi" gereken bir durumda en iyi hekiminizin, karanfil tohumu çiğnemenizi önermekten başka elinden birşey gelmiyor. (Laf aramızda ben de zamanında çok diş ağrısı çektim, oradan biliyorum karanfil tohumunu. İşe yaradığı zamanlar da oldu.) Ya da dişi çekilecekse bugünün hijyen olanakları yoktu.
İmparatorluktaki en iyi lokman hekimler, simyacı ve falcılara varan çaresiz arayışlar bile bu anlamda işe yaramayabilir. İşte o zaman, buna rağmen sağlığa kavuşmak kişiye bu sözleri söyletir.
Osmanlı'nın altın çağını yaşadığı dönemde ve en güçlü hükümdarlarından biri olan Kanuni'nin, "muteber nesne"nin sahibi olmasına rağmen, adı geçen veciz sözün ikinci bölümümü telaffuz etmesi, onun gerçek anlamda sağlığa verdiği önemin ve mütevazi kimliğinin göstergesi de olabilir.
20. Yüzyılın başında, Osmanlı'nın son kalan parçasının emperyal güçlerin eline geçmesine ve "muteber nesne"nin yok olmasına ramak kala, Tebaa'yı yüreklendirerek "bağımsız bir millet" olmasına önderlik eden; "hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır" sözüyle, eriye eritile avuç içi kadar kalmış vatanın kurtuluşuna imza atan Mustafa Kemal tarafından kurulan; bazılarının değil, herkesin muteber nesnesi olmasını arzu ettiği Cumhuriyet'in sağlık alanındaki şiarını gösteren:"sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur" sözü, tam da Sultan Süleyman'ın veciz sözünün o günün koşullarında güncellenmesidir.
Ancak nedense "muteber nesne"nin gücü, onun sağlığı için kullanılamamıştır. "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz" diyerek onlara olan güvenini göstermesine ve yüreklendirmesine rağmen, ulusun kurtuluşu için birçok cephede savaştığı düşmanlarından olan Fransız hekimlerine "emanet" edilmiştir.
İşte o gün; Türkiye, Cumhuriyet'ten vazgeçip halkın değil, tekrar "muteber" insanların "muteber nesnesi" olmaya dönmüş ve o ray üzerinde makas değiştirmeden bugünlere gelmiştir.
Bu anlayışın bir göstergesi olarak; birçoğumuz hatırlayacaktır; 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakanlığı döneminde, 1987 yılında, sağlık sorunları nedeniyle, Atatürk'ün aksine, "Türk hekimleri" yerine Amerikan hekimlerini tercih etmiş; Kanuni'nin veciz sözünün birinci bölümünü geçerli kılarak "Muteber nesne" nin olanakları ile sağlığına kavuşmuştu. Özal, Amerika'da sağlığına kavuşur kavuşmaz o veciz sözün ikinci bölümünü hatırlamamış olsa gerek, kendisinin "muteber" sayılmasını sağlayan halkına, enflasyon dolayısıyla yoksulluk hastalığını bulaştırmıştı.
Ayrıca bugün, "Yüce Meclis" in çatısı altında, ceylan derisi kaplı konforlu turuncu koltuklarında, halk için(!) yasa çıkarmak adına; bazen uyuya kalan, liderlerinin işaretine göre parmak kaldıran, en az iki yıl "milletin vekili" olarak görev yapanların da Özal'ın açtığı yoldan akın akın koşarak; eşinden çocuğuna, gelininden torununa, ömürleri vefa ettiği sürece, ayaklarındaki nasırları dahi isterlerse yurtdışında "muteber nesne"nin kesesinden tedavi ettirmeye hak kazandıkları belirtilmektedir.
Yine Turgut Özal örneğinden devamla, Cumhurbaşkanlığı döneminde, "köşk"ünde geçirdiği kalp krizi sonucu hastaneye götürülmesi sırasında yaşanan sorunlar nedeniyle ne yazık ki geç kalınmış ve kurtarılamamıştı. Bu kez "muteber nesne" işe yaramamıştı. Özal, zamanında, eğer "ecdadımız" dediği Kanuni'nin sözünün ikinci kısmını bir an için dahi olsa hatırlasaydı, kendini neden Amerikan hekimlerine teslim ettiğini gereğince analiz etseydi ve sonuçta, "satacağım efendim" demek yerine "muteber nesne"nin sahip olduğu, Cumhuriyet'in ağır aksak da olsa işleyen sağlık kurumlarını güçlendirseydi, büyük olasılıkla durum farklı olurdu.
Kanuni Sultan Süleyman, zamanına göre epey yaşlı sayılabilecek bir yaşta, 71 yaşında vefat etmiş, bunu da muhtemelen sahibi olduğu "muteber nesne"ye borçluydu. Tebaası altında yaşayanlar, hastalık ve açlık ile boğuşurken, 30-40 yaşlarına erişebilenler kendilerini şanslı hissediyor, sultanlarına şükrediyorlardı.
O günden bugüne gelinen noktada, değişen bir durum olmadığı görülmektedir. "Muteber nesne"nin "temsilci"leri tarafından sürekli olarak "biraz daha dişimizi sıkmamız" ve "halimize şükretmemiz" önerilmektedir. Cumhuriyet'in "halk sağlığı" ilkeleri ve onu geliştirecek kurumlarının birçoğu, 10 Kasım 1938'den beri, yeni "muteberler" tarafından "özel teşebbüs" ve "serbest piyasa ekonomisi" adı altında kapışılarak yok edilmiştir. Tekrar, "Tebaa" durumuna getirildiği belirtilen geniş halk kesimleri, sadece seçim dönemlerinde sözde "muteber" oldukları belirtilerek "muteber nesne"nin olanaklarından yararlandırılacağı ile oyalanmaktadır.
Bugün artık halk sağlığı anlayışı, "paran kadar sağlık" kavramına, Sultan Süleyman'ın veciz sözü de: "olmaya sıhhat dünyada bir demet para gibi" şekline dönüşmüştür.